Kimdir

Şeyh Hüseyin Ahlatî Kimdir?

Şeyh Hüseyin Ahlatî Kimdir?

Orta Çağ, Avrupa’da “Karanlık Çağ” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım “Avrupa için” doğrudur, nitekim Avrupa’da bilimsel ve kültürel faaliyetlerin önünde sert bir bariyer gibi duran kurumsallaşmış bir kilise mevcuttur.

Skolâstik düşünceye mahkûm edilmiş zihinler sorgulamaktan ve dünyaya manâ yüklemekten mahrum bırakılmışlardır. Ne yazık ki coğrafyamızda da bu tanım kabul görmüş ve aynı çağda İslâm ve Doğu medeniyetinin ne kadar yüksek ve üstün bir mahiyette olduğu görmezlikten gelinmiştir.

Binbir Gece Masalları’na dahi konu olmuş zengin, müreffeh, huzur ve güven içerisindeki İslâm ve Doğu memleketlerinin sahip olduğu olağanüstü bilimsel ve kültürel birikim göz ardı edilmiştir. İşte bu birikimden faydalanarak kendi özgün ürünlerini oluşturmuş binlerce mutasavvıftan biri de Şeyh Hüseyin Ahlatî idi.

Müridinin Gölgesinde Kalmış Büyük Şeyh

Şeyh Hüseyin Ahlatî yukarıda da bahsettiğimiz gibi büyük bir medeniyet oluşturmuş İslâm’ın Buhara ve Semerkand ile mukayese edilebilecek bir merkezi olan Ahlat’ta XIV. yüzyılda yaşamıştır. Ahlat dönemin en önemli kültür merkezlerinden biriydi ve bunda şüphesiz ticarî-sufî bir yapı ihtiva eden Ahîlerin tesiri büyüktü. Şeyh Hüseyin’den iki yüzyıl önce Şeyh Safiyüddin Ebu’l Berekât ile sufîlik bu bölgede yayılmaya başlamış, Ebu İshak-ı Kazerûnî tarafından yine aynı yüzyılda kurulmuş olan İshakiyye ve Kazerûniyye adlı, muharip bir mahiyet gösteren tarikatlar da yine bu bölgede tekke ve zaviyeler oluşturmuşlardı. Kendisinden önceki bu büyük âlimlerin oluşturduğu sağlam zeminde Hüseyin Ahlatî de kendi öğretilerini inşa etmeye başladı ve bölgede hatrı sayılır âlimler arasına girmeyi başardı.

Ne yazık ki ideolojinin işe bulaşması bu özgün âlimin hakkının yenmesine yol açtı. Türkiye’de sol ideolojilerin patladığı 1960’lı yıllarda kendilerine tarihsel bir meşruiyet zemini bulmak amacıyla Şeyh Hüseyin-i Ahlatî’nin ünlü talebesi Şeyh Bedreddin’i kendilerine rol model olarak seçtiler ve bu şahsiyetin fikirlerinden çok eylemlerini ön plana çıkarıp, hayalgüçlerinin yardımıyla tiyatral bir figür niteliğindeki Şeyh Bedreddin yaratıldı. Bu yanlış algıyı 1936 yılında hapisteyken okuduğu Şerafeddin Yaltkaya’nın “Şeyh Bedreddin Destanı” adlı eserinden etkilenen Nazım Hikmet başlattı. Sonuç olarak Şeyh Bedreddin’i var eden Şeyh Hüseyin-i Ahlatî, satır aralarına mahkûm edildi.

Kahire’deki Gizemli Sûfi

Osmanlı tarihinin ünlü âlimlerinden ve tezkirecilerinden İbn Hacer el-Askalânî, o dönemde Hüseyin Ahlatî ile ilgili en geniş bilgileri veren ed-Düreru’l Kamine adlı eserinde Hüseyn el-Hılati el-Lâziverdi adıyla bahsettiği Hüseyin Ahlatî’nin Ahlat’ta doğduğunu ve yetiştiğini, devrin Ahlatlı pek çok âlim ve sufisi gibi onun da Ahlat’ı terkettiğini ve Şam’a geçtiğini, bir süre orada yaşadıktan sonra Kahire’ye geldiğini ve hayatının sonuna kadar burada yaşadığını beyan etmektedir.
Yine aynı esere göre, kısa zamanda Kahire’de nam salan Hüseyin-i Ahlatî’nin pek çok kişinin bilgisine ve tecrübesine başvurduğu bir isim hâline gelmesi, o dönem Mısır’da hâkim olan Memlûk Sultanı Berkuk’un da dikkatini çekmiş ve kendisini saraya davet ederek yakınlık kurmuştur. Ayrıca Sultan, Hüseyin Ahlatî’ye ev ve maaş teklif etmişse de kendisi bunu kabul etmemiştir.

İbn Hacer’in vurgu yaptığı noktalardan biri de Hüseyin Ahlatî’nin gizemli bir karaktere sahip oluşudur. Geçimini lakabı olan lacivert taşından, kimyagerlikten veya tabiplikten sağladığını belirtmekte ve felsefeye hâkim olduğunu beyan etmektedir. İnsanlarla fazla içli dışlı olmadığını, sadece samimi olduğu insanlarla ve müritleriyle görüştüğünü de eklemektedir.

Şeyh Bedreddin İle Tanışması

Şeyh Bedreddin’in idamından sonra ailesinden intikal eden bilgilerden hareketle torunu Halil bin İsmail’in yazdığı Menakıb-ı Şeyh Bedrüddin ibn Kadı İsrail adlı eserinde Şeyh Bedreddin ve Şeyh Hüseyin Ahlatî’nin tanışmalarına yer verilmiştir. Diğer kaynaklarda Şeyh Bedreddin’den ötürü anılan Şeyh Hüseyin Ahlatî bu kaynakta saygı dolu ifadelerle methedilmiştir:

Eşher idi cümleden Seyyid Hüseyin
Evra’idi cümleden Seyyid Hüseyin
A’lem idi cümleden Seyyid Hüseyin
Akdem idi cümleden Seyyid Hüseyin

Bu esere göre, Bedreddin Mahmud ihtisasını tamamlamak üzere Kahire’ye geldiği vakit, Şeyh Hüseyin nam salmış bir âlim idi. Birkaç yıl sonra Bedreddin de nam salmış ve Sultan Berkuk’un sarayına davet edildiği zaman burada Hüseyin Ahlatî ile tanışmıştı. İşin ilginç yanı aldığı eğitimden dolayı iyi bir fakih olarak yetişen Şeyh Bedreddin, bu dönemde tasavvufa pek de olumlu yaklaşmamaktadır. Ancak Hüseyin-i Ahlatî’nin güçlü tesiriyle önce sohbetlere katılan Bedreddin, ilerleyen zamanda Hüseyin-i Ahlatî’nin müridi olur. Hüseyin Ahlatî de Şeyh Bedreddin’in ilgisine kayıtsız kalmamış ve aralarında çok yakın bir dostluk tesis edilmiştir. Bu noktada Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın önemli bir tesbitini aktarmak gerekir ki şöyledir:

“Bu dostluk bize, Ahmed Yesevî ile Arslan Baba, Mevlana Celaleddin Rumî ile Şems-i Tebrizî, Yunus Emre ile Tapduk Baba arasındaki bağı hatırlatıyor. Nasıl ikinciler birincileri tasavvufa sülûk ettirmede ve şahsiyetlerinin oluşmasında büyük bir rol oynamışlarsa, Şeyh Hüseyin Ahlatî’nin de Şeyh Bedreddin üzerinde gösterdiği ve bu fakihi tasavvufa ısındırıp üstelik en yakın dostu olduğu anlaşılıyor.”

Sultan Berkuk bu iki saygıdeğer şahsiyete beslediği samimiyeti göstermek için Habeş asıllı iki kardeş cariyeyi bunlara nikâhlamıştır. Şeyh Bedreddin’in torunu olan Halil bin İsmail işte bu Habeş asıllı cariyeden olma İsmail’in oğludur. Aynı zamanda, bu sayede Hüseyin Ahlatî ile Şeyh Bedreddin bacanak olmuş oldular.

Yollar Ayrılıyor

Dostluğun üzerine bir de akrabalık bağının kurulmuş olmasıyla gittikçe artan yakınlık Hüseyin Ahlatî’nin meşayih makamına kendinden sonra Şeyh Bedreddin’i tayin etmesiyle doruk noktasına ulaşmıştı. 1397 yılında Şeyh Hüseyin Ahlatî’nin vefatıyla gerçekleşen bu tayin diğer müritlerle Şeyh Bedreddin’in arasını açtı ve Şeyh Bedreddin altı ay sonra Kahire’den ayrılarak Halep yoluyla Andolu’ya döndü. Bundan sonra bilindiği gibi Şeyh Bedreddin Karaman ve Germiyanoğulları toprakları üzerinden Aydın’a gelerek burada en önemli müritlerinden biri olacak olan Börklüce Mustafa ile tanıştı. Ardından İzmir ve Sakız Adası’na geçti. Dönüşünde Bursa’ya geldi ve diğer önemli müridi Torlak Kemal ile tanıştı ve Edirne’ye geçti, yedi yıl süreyle burada ikamet etti.

Fetret Devri’nde olan Osmanlı Devleti’nde Yıldırım Bayezid’in şehzadeleri taht için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmekteydiler ve bu şehzadelerden biri olan Musa Çelebi Şeyh Bedreddin’e kendisinin kazaskeri olmasını teklif etti. Teklifi kabul eden Bedreddin, önemli kişilerle temas kurdu. Daha sonra işlediği bir suçtan dolayı İznik’e sürgün edilen Bedreddin’in, müritleri Torlak Kemal Manisa’da, Börklüce Mustafa Aydın’da Çelebi Mehmet (I. Mehmet)’e isyan ettiler. İsyanlar bastırıldı, müritleri yakalanarak idam edildi. Şeyh Bedreddin ise Çelebi Mehmet tarafından isyanların elebaşı olmakla suçlandı, Edirne’ye geçemeden yakalandı ve 1418 veya 1420′de Serez Çarşısı’nda idam edildi.

Şeyh Bedreddin pek çok dini kavramı bir Vahdet-i Vücud feylesofundan ziyade en hacimli eseri olan Varidat’ta belirttiği şekliyle materyalist bir feylesof usulüyle açıklanmıştır. Aklı hiç olmadığı kadar ön plana çıkarmıştır. Aynı özellik Hüseyin Ahlatî’de de görülmektedir.

Ahlatî’nin eski materyalist İslâm feylesoflarından İbn’ür-Ravendî, Ebubekir Zekeriyya-yı Razî ve Ebu’l-Âlâ el-Maarrî’nin mektebine mensup olduğu göz önüne alınırsa, Şeyh Bedreddin’e tasavvufun yanında maddeci bir felsefeyi de enjekte ettiği görülür ve Şeyh Bedreddin’e sirayet eden bu akılcı üslûbun İslâm hukuku ile alakalı yazdığı Cami’ul Füsuleyn ve Letaifu’l İşarat isimli eserlerinde su yüzüne çıkması şüphesiz Ahlatî’nin gizem kaynağı olan bu tarzını işaret eder niteliktedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu